Türkiye Cumhuriyeti

Moskova Büyükelçiliği

Konuşma Metinleri

“KÜLTÜRLERARASI DİYALOG: TÜRKİYE ve RUSYA ÖRNEĞİ” , 25.11.2011

BÜYÜKELÇİ SAYIN AYDIN SEZGİN’İN
ST. PETERSBURG BEŞERİ ve SOSYAL BİLİMLER ÜNİVERSİTESİ’NDE YAPACAĞI
“KÜLTÜRLERARASI DİYALOG: TÜRKİYE ve RUSYA ÖRNEĞİ”
BAŞLIKLI KONUŞMA

25 Kasım 2011 – St. Petersburg


GİRİŞ




- Burada bulunmaktan ve sizlere hitap etmekten büyük memnuniyet duyuyorum.

- Bu konferans vesilesiyle görkemli St. Petersburg şehrini de ilk kez ziyaret etme fırsatı buldum. Bu kent insanlık mirasının mücevherlerinden biridir.

- Üniversiteniz, her yıl düzenlenen Likhachev Uluslararası Okumaları Sempozyumuna ev sahipliği yapmakta ve entelektüel belleğe kültür alanında önemli katkılar sunmaktadır. Kurumunuzun Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı ile işbirliği halinde Kültürlerarası Diyalog ve Medeniyetler İttifakı konularında yürüttüğü çalışmalar takdire şayan bir teşebbüstür.

- “Rusya’nın Avrupa’ya açılan kapısı”, Büyük Petro’nun Rusya’yı Avrupa’ya açmak üzere yarattığı bu kentin, Kültürlerarası Diyalog anlamında ayrı bir simgesel önemi olduğunu düşünüyorum.

- Türkiye ve Rusya’nın Avrupa’ya, Asya’ya, Kafkaslara, Karadeniz’e ve nihayet birbirlerine açılan ayrı ayrı pencereleri bulunmaktadır. Jeo-stratejik konumları, çokkültürlü yapıları, tarihsel evrimlerinde benzeşen unsurları ve devlet idaresine ilişkin tecrübeleri, Türkiye ve Rusya’yı, Kültürlerarası Diyaloğun pekiştirilmesi açısından hem ehil kılmakta, hem de onlara sorumluluk yüklemektedir. İki ülke de bu sorumluluğun bilincine sahiptirler.

- Bugünkü konuşmam da zaten “Kültürlerarası Diyalog” ve Medeniyetler İttifakı hakkında.





KÜLTÜRLERARASI DİYALOG


Saygıdeğer dinleyiciler,


- Maalesef bugün dinsel, ırksal ve kültürel topluluklar arasında mevcut olan ya da giderek büyüyen farklılıklar, gittikçe artan hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık, hem ulusal sınırlar içinde hem de uluslararası düzeyde sosyal uyumu ve dokuyu tahrip etmektedir.

- Benzerlikler üzerinde düşünmek yerine farklılıkların istismar edilmesi yönündeki mevcut eğilim kontrol edilmediği takdirde, yerel ve küresel ölçekte giderek artan bir sosyal gerilimin insanlığı zorlaması kaçınılmazdır.

- Burada kastettiğim, evrensel değerlerin, insanlığa yön vermiş tüm öğretilerin, dinlerin, uluslar arası kabul görmüş beyannamelerin vazettiği değerlerin olabildiğince geniş bir ölçekte benimsenebilmesidir. Yani “herkes hamburger yesin” anlayışı değildir. Tam tersine, insanı insan yapan temel değerlerin benimsenmesi ve bunun üzerinde her ayrı kültürün kendi tarzını geliştirmesidir. Bu zemin üzerinde iletişim rahatlar.

- Soğuk Savaş’ın ardından, kültürler ya da dinler arası bir “medeniyetler çatışması” gerçekleşeceği öngörüsüne yer verdiği tezinde Samuel Huntington, kültürel farklılıkların bu çatışmayı tetikleyeceğini ifade etmiştir. Evet, Huntington’un tezinde öne sürülen tehditlerin belirli bir somutluğu vardır. Ancak bu riskler insanlığın bir kaderi değildir.

- Bugün pek çok ülkede din, dil, etnik köken bakımından farklı unsurlar bir arada yaşamakta, dolayısıyla, toplumsal çeşitlilik ve çok kültürlülük bu ülkelerin yapısal bir özelliğini oluşturmaktadır. Bu yapı karşısında, tek kültürlü, tek etnili, tek dinli bir toplum tasavvuru, sağduyuyla ve günümüzün gerçekliği ile bağdaşmamaktadır. Uluslararası toplumu da tek bir kültürün egemen olduğu bir sistem olarak düşünmek mümkün değildir. Bu farklı kültürlerin varlığını da mutlak bir çatışma nedeni saymak da yanlıştır.

- Esasında, medeniyetler tarihi, savaşların, çatışmaların, asimilasyonun değil, farklılıkların, zenginliklerin, etkileşimin tarihidir. Medeniyet kavramında saflığı aramak bizatihi bir hatadır. İşte bu tür kavramsal hatalar, insanlığı çatışmalara sürüklemek için istismar edilebilir. Gerçek risk budur.

- Dolayısıyla farklılıkların zenginlik olarak addedildiği bir ortamın kabulü ve birlikte yaşama kültürünü içselleştirmemizi sağlayacak araçlar önem arz etmektedir.

- Bu çerçevede, etnik, dini, kültürel ve dilsel fay hatlarının oluşumunu ya da mevcut olanların derinleşmesini önlemeye yardımcı olması bakımından Kültürlerarası Diyalog birincil derecede önemli bir araçtır.

- “Kültürlerarası Diyalog”, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, hoşgörüsüzlük, ayrımcılık, İslamofobi ve antisemitizm gibi birey-birey, birey-devlet ve devlet-devlet ilişkileri bakımından önem arz eden olumsuzlukların bertaraf edilmesine ve küresel barış ve istikrarın sağlanmasına önemli katkı sağlamaktadır.


- Uzlaşım yoluyla normlar ve değerler üstüne kurulmuş ortak karar alma biçimlerini arayan bir anlayışı benimseyebilmeliyiz. Burada temel alınacak anlayış, şahsi kanaatime göre, Habermas’ın “İletişimsel Eylem Kuramı”dır. Bu hem ulusal, hem de uluslar arası planda demokrasiyi ve çoğulculuğu güçlendirecek, o ölçüde de barışa katkıda bulunacak bir yoldur.

- Kültürlerarası Diyalog temelinde toplumsal uzlaşının sağlanması için kişilerin diyalog ve bilgi birikiminin güçlendirilerek, “öteki” hakkındaki korkuların bertaraf edilmesi, eleştiri aygıtının yapıcı bir yönde kullanılması ve diğer kültürlere ilişkin değerlendirmeler yapılırken etik sorumluluk kurallarına bağlı kalınması elzemdir.

- Kültürler arasında diyalog kurulamaması, “öteki” hakkında klişe algılamalara yol açarak karşılıklı şüphe, gerilim ve endişe ortamını tetikler. “Öteki” olanı günah keçisi haline getirerek, önyargıları, peşin hükümleri, hoşgörüsüzlüğü, birbirine karşı tahammülsüzlüğü ve ayrımcılığı besler. Bu bağlamda, günah keçisi kavramını işlerken özellikle René Girard’ın çalışmalarını da anmak istiyorum.

- 21. yüzyılın sosyal uzlaşı temelinde yükselen demokrasisi de ayırımcılıktan uzak durmayı ve farklılıkları kucaklamayı gerektirmektedir. Günümüzde kapsayıcılık, ulusal ve uluslararası barışın olmazsa olmaz şartıdır.

- Bu noktada, 13. yüzyılda yaşamış Anadolulu bilgin Mevlana Celaleddin Rumi’nin, şu sözlerine dikkat çekmek istiyorum. Mevlana “öteki” ile ilgili olarak şöyle diyor:

“Cömertlik ve yardımda akarsu gibi ol.
Hoşgörüde deniz gibi ol.”

- Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, 8 Eylül 2011 tarihinde gerçekleştirilen “Üçüncü Yaroslavl Küresel Siyasi Forumu”nda yaptıkları konuşmada, kültürel, dini ve etnik farklılıkların bir toplum için zafiyet değil, aksine o ülkeyi zenginleştiren bir olgu olarak kabul edilmesinin modern devletin vasıfları arasında yer alması gerektiğini ifade etmiştir. RF Devlet Başkanı Sayın Dimitri Medvedev’in de Rusya’yı böyle tarif eden birçok hikmetli sözü var.

- Bu noktada, Rusya’nın kültürel çeşitliliğinin getirdiği zenginliğin ülkenin ulusal gücü olduğunu birçok kez vurgulayan Başbakan Putin’in dile getirdiği şu sözlerine de dikkat çekmek istiyorum: “Rusya, birçok etnik ve kültürel kökleri tarafından beslenen ve her türlü iklime karşı dayanıklı devasa bir ağaç gibi olmasından ötürü güçlüdür.”

- Esasen Sayın Putin, Rusya’nın, kimi kurumları ve felsefesi Büyük Katerina döneminde oluşturulmuş çok kültürlü ve çok dinli bir arada yaşama geleneğinin basit formülünü de sunmaktadır: Karşılıklı saygı!


Değerli Konuklar,

- Türkiye ve Rusya, farklı kültürlerin barış içinde bir arada yaşadığı, toplumsal çeşitlilik ve çok kültürlülüğe ilişkin köklü gelenekleri bulunan iki tecrübeli ülkedir. Osmanlı Devleti’nin, barındırdığı farklı din ve toplumların hoşgörü ve karşılıklı saygı içinde asırlar boyunca bir arada yaşamasını sağlayan “millet sistemi” de medeniyet tarihi bakımından çok önemli bir tecrübe teşkil etmektedir.

- Asırlara dayanan devlet gelenekleri bulunan ve imparatorluk mirasına sahip olan Türkiye ve Rusya Federasyonu, günümüz küresel düzeninin, hoşgörü ve barış içinde bir arada yaşama kültürü temelinde şekillenmesine etkin biçimde katkıda bulunabilecek önder ülkelerdir.



MEDENİYETLER İTTİFAKI


Sayın Misafirler,

- Konuşmama, Türkiye ve İspanya’nın eş-başkanlığında, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ve İspanya’nın bir önceki Başbakanı Luis Zapatero’nun öncülüğünde 2005 yılından bu yana yürütülen Birleşmiş Milletler Medeniyetler İttifakı Girişimi’ne değinerek devam etmek istiyorum.

- İttifak, son yıllarda güçlenen yabancılaşma ve kutuplaşma eğilimlerine, ancak kültürler arasında karşılıklı saygıyı savunan kapsamlı bir koalisyonla karşı konulabileceği anlayışı üzerine kuruludur.

- Gündeme geldiği günden bu yana uluslararası alanda artan bir görünürlük kazanan girişim, bugün kültürler ve dinler arası diyalog bağlamında atıf yapılan öncelikli projelerden biri haline gelmiştir.

- Türkiye, geleneksel olarak farklı coğrafyalar, kültürler ve uygarlıklar arasında köprü rolü oynayan, kendi içinde yarattığı sentezler ve çağdaşlaşma yolunda attığı adımlarla ilham kaynağıdır.

- Sorunlu bir coğrafyada adeta bir istikrar adası olan Türkiye’nin, çoğunlukla Müslüman nüfusu ve laik, demokratik yapısı ve tarih boyunca değişik dinlere, kültürlere ve milletlere gösterdiği hoşgörüsü etrafında şekillenen politikaları, Medeniyetler İttifakı girişiminin hedefleriyle de tamamen uyumludur.

- Türkiye ve Rusya’nın da Medeniyetler İttifakı girişimi çerçevesinde ortak hedefleri bulunmaktadır. Zira Rusya, Ulusal Stratejisi’nde, öncelik alanları olarak insan haklarına saygı, cinsiyet eşitliği ve çoğulculuğun yanı sıra, yabancı düşmanlığı ve ırkçılığa karşı mücadeleyi belirlemiştir.

- Medeniyetler İttifakı girişimine olan bu yoğun ilgi, “Medeniyetler Çatışması” korkusu salanların neden olabilecekleri risklerin bertaraf edilmesi için küresel ölçekte bir kararlığın var olduğuna işaret etmektedir. Uluslararası dayanışma, ortak irade, sürdürülebilir işbirliği ve kararlılık, “Medeniyetler İttifakı” girişimini başarıya ulaştıracak yegâne formüldür.

- Sözlerime son vermeden önce, Medeniyetler İttifakı girişimi çerçevesinde ve genel dış politika yaklaşımlarında ortak hedefler benimseyen Türkiye ve Rusya’nın yüzyıllara dayanan güçlü devlet geleneklerine ve istisnai coğrafi konumlara sahip olduklarını tekrar vurgulamak istiyorum.

- Bu durum ülkelerimize, giderek karmaşıklaşan küresel düzende kültürlerarası diyalog ve barış içinde bir arada yaşama anlayışını ileriye taşıyacak bir vizyon sunmaktadır.

- Bu bağlamda, Türkiye ve Rusya gibi iki güçlü ülkenin, birikimlerini bu anlayış çerçevesinde birleştirmelerinin, uluslararası alanda örnek bir işbirliği sergilemeleri için önemli bir fırsat teşkil edeceğini düşünüyorum.

- Aslında ülkelerin çatışan çıkarları olmamalıdır. Çatışan çıkar kavramı yanlış bir anlayışın ifadesidir. Ülkeler çatışıyormuş gibi gözüken çıkarlarını pratik bilgelik (hikmet) yoluyla birleşen çıkarlar, ortak çıkarlar haline getirebilirler, bu çıkarlar yönünde birlikte adım atabilirler. Çatışmadan, rekabetten partönerliğe geçebilirler. Türkiye ve Rusya bu yolun yolcusudurlar. Kazan-kazan mantığı budur.

- Ben bir insan hakları savunucusu değilim. Sadece bir diplomatım. Bir diplomat olarak idealim, bu anlayışın tüm uluslar arası camia tarafından benimsenmesidir.